26 Ağustos 2015 Çarşamba


Ege Üniversitesi Kağıt ve Kitap Sanatları Müzesi uzun zamandır ziyaret etmek istediğim bir müzeydi. Diğer butik müzeleri blogumda tanıtmış, ancak; buraya gitmek için zaman ayıramamıştım. Evet; sonunda Peteğin Keyif Dükkanı bu müzede. Hem de çok sevdiğim o eski Levanten Köşklerinden biri olan Ballian Köşkü'nde. 


Ege Üniversitesi'ne bağlı bulunan müzede kendine ait kişisel koleksiyonunu da sergileyen Sanat Kurulu Kordinatörü ebru sanatçısı Nedim Sönmez kendi sanat yolculuğunu anlatırken, ben de onun keyifli ve hoş sohbet rehberliğinde bu tarihi köşkte kağıdın ve kitabın yolculuğuna çıktım...

Türkiye'de ilk ve tek olan müzenin kuruluşunu planlayarak gerçekleştiren Nedim Sönmez ve ekibine almış oldukları kültürel sorumluluk ve bunu gelecek nesillere aktaracak miras bilinci için çok teşekkürler...




Müzede öncelikle çocuklar unutulmayarak onların da severek gezebilecekleri ve müzecilik anlayışını kazanacakları keyifli kağıt koleksiyonları bulunuyor.




2012 yılında açılan müze, dünya kültür tarihinin son 2000 yılının vazgeçilmez demirbaşları kağıt ve kitabı anlatıyor. Türkiye'de ilk olmasının yanı sıra uluslararası düzeyde de benzersiz...



Kağıdın üretiminden, sanat eserine olma noktasına gelinceye kadar çok çeşitli kağıt ve baskı aşamalarından örneklerin sergilendiği müzenin giriş katında el yapımı kağıt üretimi, kağıt tarihi, günümüz renkli kağıt sanatçıları, dünya renkli kağıtları, modern kağıt sanatı bölümleri; üst katta ise kitap sanatları, ex libris, matbaa, sanatçı kitapları, çocuk kitapları, kitap biçimleri, baskı teknikleri, minyatür kitaplar ve tipografi bölümleri yer alıyor.



Kağıdın bu yolculuğunda müzede 1000'e yakın eser ziyaretçilere sunulurken, ziyaretçilerin ilgisini çeken objelerin ise başında ise minyatür kitaplar geliyor...

Müzecilik anlayışının daha da geliştiği, desteklendiği ve ilgi, alaka merkezi olmaları dileği ile bu keyifli müzeden ayrılırken yemyeşil bahçesinden de köşkü seyretmeden edemedim...








Adres: Gençlik Cad.No:4 Bornova-İzmir

Pazar-Pazartesi günleri hariç 9.00-17.00 arası açıktır.




Keyif Dolu Günleriniz Olsun

Petek Uluğ






24 Ağustos 2015 Pazartesi


Sizi evinizde neler mutlu eder dediysem,öyle; ailem, çocuklarım, sevdiklerim anlamında değil! Huzurun, sevdiklerimizin, sağlığımızın var olduğu her ortam mutluluk için yeterli nedenlerdir, tabii. Ancak; benim dekorasyon ve sunumlara meraklı bir kişiliğiniz varsa ''Ben, evimde en çok nelerin varlığından keyif alıyorum?'' diye kendinize belki sorarsınız...

İşte ben varlığından mutluluk duyduğum 15 kaynağı sıraladım. Aslında 15 maddeyi çoktan aştım, ancak; bir yerde noktayı koymak gerekirdi!

Peki hiç düşündünüz mü sizin mutluluk kaynaklarınız neler?

1. Kitap, dergi ve sepetler


                                    
2. Kahve fincanı koleksiyonum (Bir kahve düşkünü için zamanla oluşan bir koleksiyon!)
                               
    

    

3. Melek ve Cam Semazen objeleri

                               

4. Dekoratif yastıklar


                             

5. Banyo aksesuarları (Renkli minnak havlular,el sabunları ve dekoratif şişeler)



6.Gümüş ikramlıklar, objeler

                                    

7. Bez bebekleri




8. Oda kokuları (Sağlığı tehdit eden malzemeler içermelerine rağmen!)

9. Çiçekler ve saksıları

                                                 

10. Geleneksel objeler (Toprak burçları için manevi değerleri yüksektir)

                                                  

                 

11. Mumları

        

12. Renkli kalemlikler ve minik not defterleri

                                            

13. Dekoratif aynalar,çerçeveleri

14. Köşe lambaları,masa aydınlatmaları

                           

15. Her türlü mutfak malzemeleri,örtüleri,peçeteleri (Özellikle puantiyeli olanlara hiç dayanamam!)

                           

                           

                                        

Keyif Dolu Günleriniz Olsun

Petek Uluğ


6 Ağustos 2015 Perşembe


Mutfağa, yemek pişirmeye çok meraklı biri olsam da bu merakımı ancak çalışmadığım günlerde yani eğitim yılında derslerin olmadığı günlerde giderebiliyorum. Peki, çalışırken aç mı kalıyoruz? Yani bizim evde yemek pişmiyor mu? Tabii ki, pişiyor! 

O çok ilgi duyduğum yöresel, zahmetli mutfakları, dar zamanlarda notlar alıp sonra denerim dediğim özel tarifleri bugünlere saklıyorum ve çalışırken daha pratik, daha az zaman harcayacağım menüler ile uğraşıyorum. Kısacası bizim evi halkı aç kalmıyor!

Dün minik bir misafirim vardı, 40 günlük dünya tatlısı bebek diyelim. O gelmeden hemen mutfağa koştum ve ona hoşgeldin cupcakeleri hazırladım. Kim yedi, tahmin edin artık...





Zaten bu cupcakeler ile oynamaya bayılıyorum, belki de çocukluğumda evcilik oynarken kullandığım oyuncaklarıma benzetiyorumdur, ne bileyim! Renk renk, çeşit çeşit, süslü püslü şeyler işte...

Tam benlik, dekoratif, yemelik değil de oynamalık sanki...

Hadi yine en pratiğinden tarifini de vereyim.

- 2.5 Su bardağı un
- 2  Adet yumurta
- 1  Fincan eritilmiş margarin
- 1  Su bardağı yoğurt
- 1 Su bardağı toz şeker
- 1 Paket vanilya
- 1 Paket kabartma tozu

En son un olmak şartıyla hepsi karıştırılıp, kalıplara dökülür ve önceden ısınmış fırında 180 derecede pembeleşinceye kadar pişirilir, afiyet olsun...


Keyif Dolu Günleriniz Olsun

Petek Uluğ



5 Ağustos 2015 Çarşamba


Çayın psikolojik bir içecek olduğunu zamanla kavradım ben.
Çünkü; çay kişisel ve toplumsal bir paylaşım demektir bizim kültürümüzde. Hani moraliniz bozuk olduğu zaman size ikram edilen nedir? Hiç fark ettiniz mi?  Genelde çaydır. Çay sohbettir, dertleşmektir...

Her sosyal ve ekonomik ortamlarda paylaşılan ortak bir içecektir aynı zamanda. Günün her saatinde, her anında içilir! 

Çay demek, şöyle demli ve siyah olanıdır aslında. Bir de ince belli cam bardağa çok yakışır.

Son dönemlerde alıştığımız yeşiline, beyazı ve mavisi de eklendi artık. Birçok pastanede menüye girdi. Beyaz çayı daha önce anlatmıştım. Tabii mavisi de varsa denemeliydim. Beş çayı keyfi olmayacağını ben de biliyorum ama olsun yine de siyahının hatırına denemeliyim dedim ve faydalarını da sizin için araştırarak öğrendim.
                                          
Bu arada siz ''Çay mavi mi olurmuş, hiç!'' diyebilirsiniz, gerçekten mavi ama doğalından. Gıda boyası falan yok. Rengi veren de karabaş otu aslında! Öyle Karadeniz'in çay tarlalarından toplanmıyor yani.

Kaynama değil demleme usulü hazırlıyorsunuz. Bir tutam karabaş otunu bir bardak suya koyup üzerine kaynar suyu ekleyerek 3-4 dakika bekletiyorsunuz.

Mavi çayın faydaları ise;


- Tansiyonu düzenliyor

- Kan kanseri, akciğer kanseri ve beyin tümörlerinin   ilerlemesini önlüyor

- Sinüzit, romatizma, kan dolaşımı, baş ağrısı rahatsızlıklarında öneriliyor

- İdrar yolu enfeksiyonlarına iyi geliyor

Kaynak: google

Keyif Dolu Günleriniz Olsun

Petek Uluğ




28 Temmuz 2015 Salı


Bu aralar yakın çevremin tatil programlarındaki tek ortak rotası neresi biliyor musunuz ? BOZCAADA. Eski bir rehber olarak onlarla ada hakkında görüşlerimi paylaşırken aslında benim de tam bir Bozcaada hayranı olduğum ortaya çıktı.

Sanki tur acentasıymışım gibi anlatıveriyorum hemen ada hakkındaki düşüncelerimi. Demek ki fark etmemişim bunca yıldır, orayı nasıl sevdiğimi...



Keyifle paylaşıyorum bildiklerimi; çünkü Bozcaada benim en sevdiğim adalardan biridir. Belki de görünce en şaşırdığım  olduğu içindir. Geyikli'den bindiğimiz feribot ile adaya yaklaşırken eşime ''Neden buraya geldik ki? Nasıl olduğu belli bir yer, zaman kaybı olacak!'' diye hayıflanıp, dönerken de ''Neden dönüyoruz, bir gece daha mı kalsak?'' dediğim tek yerdir...

Tamam acele etmişim, önyargılı davranmışım ama biraz da haklıydım. Adı gibi öyle boz ki gerçekten, limanda inerken tek gördüğünüz manzara; kıraç, beyaz topraklar içinde size

''Hoşgeldiniz'' diyen tarihi bir kale...

                          

                           

                            

                                     

Ancak, sokak aralarına daldığınız zaman sanki limanda gördüğünüz ada farklı bir yer, sevimli taş evlerle dolu ada farklı bir yer. 

Çanakkale'ye yaklaşık 1.5 saat uzaklıkta bulunan ada eski adıyla ''Tenedos'' sevimli, sakin bir diyar.

Çoğunlukla İstanbullular'ın kaçıp saklandığı ama henüz Çeşme veya Bodrum gibi betonlaştıramadıkları Ege'nin kuzeyinde bir dinlenme köşesi. Onun için ben buraya ''Diren Bozcaada'' diyorum. Hala sakin, hala kendi iç dünyasında yaşayan ama misafirperver bir kaçış noktası. 

                            

Adada malum öyle herşey dahil sistemli oteller falan yok.(Olmaz da umarım!) Küçük butik oteller, motel ve pansiyonlar var. Nerede kalırsanız kalın kendinizi sempatik, sardunyalarla süslenmiş, taş duvarlarıyla ada otantizmini hissedeceğiniz bir yerde kalacaksınızdır. Dar sokak içlerinde bir ev-motel de olabilir, üzüm bağları içine kurulmuş şık, organik ve özenli bir tatil köyü de olabilir.

                      

                                      

Limandaki küçük otelleri tercih ederseniz, akşam ada sokaklarında daha rahat dolaşabilir, çarşı içindeki turistik dükkanlardan alışveriş yapabilirsiniz...

Burada ada kültüründeki yemekleri tadabileceğiniz hatta yer yer Rum yemeklerini bulabileceğiniz menülerin olduğu restoranlar da mevcut...


Tadına bakmadan dönmeyin diyebileceğim ilk aklıma gelen tabii ki gelincik şerbeti ve reçeli. Benim gelincikleri çok sevdiğimi blogumu ziyaret eden misafirlerim bilir zaten. Daha sonra da domates reçeli. Şaşırmayın, ''Olur mu hiç?'' demeyin! Kendi bahçelerinde yetiştirdikleri domateslerden yapıp, satıyorlar. Denemeye değer, çok hoş...

                       

Her ada kültüründe olduğu gibi beyaz, mavi, begonvil doğal bir tablo oluştururken bu tablo içinde bol bol balık ve üzüm de yiyebilirsiniz tabii ki. Bağcılık gelir kaynağı olduğu için şarap üretimi de adanın ayrıca turistik gelir kaynağı olmuş. Sokak aralarında hediyelik şarap üretip, satan değişik dükkanları görebilirsiniz. Adada Eylülün ilk haftasında ''Bağbozumu Günleri'' var, ancak çok merak etmeme rağmen çalıştığım için o tarihlerde orada bulunamadım hiç...

                                 

                        

Adanın meydanından yukarıya doğru çıkılan bir sokağın sonunda bulunan Bozcaada kilisesini de görün derim. Çan sesleri size kendinizi yabancı bir adadaymış gibi hissettirebilir...

                         

Halk plajı olan AYAZMA mevkine rahatlıkla ulaşabilir ve denize girebilirsiniz. Ancak; tüm kuzey Ege sahillerinde olduğu gibi Bozcaada'nın da denizi bana göre çooookkkk soğuk (hatta en soğuk) diyebilirim.

                         

                         

Rüzgar gülleri adeta adanın simgesi olmuş, gidip de o tepede fotoğraf çektirmeyen yoktur. Yazın bile bol esintili, rüzgarlı bir yere bu güller de çok yakışır. Özellikle güneş batarken orada bulunursanız, nefis bir manzaraya şahit olursunuz...

                         

Geyikli'den karşılıklı olarak her 2 saatte bir adaya arabalı vapur var. Gelibolu'dan da olduğunu biliyorum. Bu arada Türkiye'nin 3.büyük adası olduğunu ve köyü olmayan tek ilçemiz olduğu bilgisini de rehberlik günlerimi anarak sizlerle paylaşayım !

                           

Şehir sokaklarında göremediğimiz kadar sanat galerileri, resim galerileri de görmek mümkün burada...

                           

Ayrılmadan önce kapılarınıza asmak üzere çiçeklerden yapılan el örmesi kapı çelenklerinden almayı unutmayın. Bazı yerli adalı hanımların el emeği bu çelenkler öyle güzel ki tam bir hatıra hediyelik olabilir ! 


....
Hüznün varmış
Hüzünlerimle aynı yolda yürüyen,
Bilmiyordum
Ben seni hiç tanımamışken
İskelende durup da
Gelecek son gemiyi beklemenin
Mutluluğunda kıpırdayan hüznünü sevdim
Bir adanın hüznü
Olur mu?

Solmaz Aksoy



Keyif Dolu Günleriniz olsun

Petek Uluğ