sosyalmedya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyalmedya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2017 Cuma


Sosyal medyada tanıştığım, bir araya gelerek sarıldığım, sohbet ettiğim çok güzel insanlar oldu. Onlardan biri de Psikolog-yazar, aile, evlilik danışmanı sevgili İlkim Öz'dür. Kendisini sosyal medyadan çok daha önce tanıyordum, tabi ki! TV programlarında sohbetlerini, kitaplarındaki öykülerini, gazete röportajlarını takipteydim. Sesinin tonundaki huzur ve gözlerinin rengi de en az anlattıkları kadar dikkat çekiciydi benim için.

Bir gün instagram paylaşımlarımız sayesinde birbirimizin evine, hayatına misafir olduk. Michael'ı çok sevdi; çünkü İlkim Hanım gerçek bir hayvansever. Onun da evinde sahiplendiği can dostları var. Onları ofisinde bile ağırlar bazen.

O da çiçek sevdalısıdır, paylaşımlarından pozitif enerjisini hissetmemeniz mümkün değil!
Mesleki anlamda bir ilke imza atan, Türkiye'de ilk öykü terapi kitabının yazarıdır. Bildiklerini paylaşmayı seven bir psikologtur. Kalemi en cesur terapist ünvanını kazandığı 19 kitabı yayınlandı.
İzmir'de kitap fuarında ziyaretine gittim. Beni kalabalığın içinden fark ederek tüm samimiyetiyle ''Hoşgeldin, Petek!'' dedi. Ailemi,oğlumu, Michael'ı sordu. Anladım ki bazı insanların meslekleri tesadüfi bir seçim değil!
Blogumda söyleşi yapmak istediğimi ilettiğim zaman yoğun çalışmasına rağmen ''Ne demek? Seve seve...'' dedi. Kişisel internet sitesinde ''Herkesin biraz konuşmaya ihtiyacı vardır!'' diyor. Benim de Ona sorular sormaya ihtiyacım vardı, galiba!

Bana ve blog okuyucularıma zaman ayırdığı içten sohbeti için İlkim Hanım'a çok teşekkür ederim.
Peteğin Keyif Dükkanı: İnsanların bireysel, ailesel, toplumsal alanlarda yaşadıkları sorunları çözmek, baş etmek amacıyla psikolojik desteğe ihtiyaç duymaları ile beraber bu destek bilincinin geliştiğini ve gelişmekte olduğunu gözlemliyorum. Bu da bir eğitimci olarak beni mutlu ediyor. Her alanda olması gerektiği gibi işi uzmanına bırakmayı, el yordamı ile halletmemeyi öğreniyoruz belki de!

Son 20 yıllık perioda bakarsak, insanlar artık siz psikologlara daha rahat ulaşabiliyorlar, sorunlarını anlatabiliyorlar diyebilir miyiz? Klinik anlamda yol alıyor muyuz? Örneğin; aile terapilerine erkekler de dahil oluyor mu?


İlkim ÖzSon yıllara kadar insanlar psikolog ile psikiyatr ayırımını bilmiyordu. Bunu doğal karşılamak gerek. Neden derseniz çünkü toplumumuz hangi rahatsızlığa hangi uzmana gideceğine ilişkin bilinçlendirilmemiş. Bunu sıklıkla fark eden bir uzman olarak “ Terapide 5 Soluk” adlı  kitabımı yazmaya karar vermiştim.(1999) O güne kadar anne babalara rehber niteliğinde kitaplar yazıyordum. Ama gelen danışanlardan anlıyordum ki kimse psikolog kimdir, psikiyatr kimdir ve psikoterapi nedir bilmiyordu. Yazmam gerek diye düşündüm. Toplumumuz bilmeli psikiyatrist ile psikolog arasındaki arasındaki farkı. Ve çok önemli bir konuyu daha aydınlatmalıydım.

Psikoterapi nedir? Terapist ne yapar da ağlayarak gelen kişi, gülümseyerek çıkar. Ruhu ağrıyan birinin sızısı nasıl diner? Kitabı yazdığımda hocalarım bana tepki gösterdi. Terapiyi deşifre ettin diye. Oysa ki bana göre bilgi paylaşılmalı.Terapi odasında nasıl bir sistem işlediği.paylaşılmalı ki kişiler rahatsızlıklarında hangi uzmana gideceklerini bilsinler. İşin güzel tarafı, benden sonra hocalarım da kitap yazmaya başladı!
2000 li yıllar insanın ruhunu yani psikolojisini keşfetme dönemi oldu diyebilirim. Bu son derece sevindirici. İnsan zaman içinde, örneğin baş ağrısının yada mide ağrısının salt fiziksel kaynaklı olmadığını psikolojik kökenli de olabileceğini öğrendi. Mesela stres hormonlarından sık sık bahsediyoruz. Yani üzülüp, korktuğunuz, heyecanlanıp, kaygılandığınız zaman beynimiz bir hormon salgılıyor. Bu hormonun içinde asit var vücuttaki tüm organları deforme ediyor. Bilimsel araştırmalara göre biliyoruz ki kanserde yani hücre deformasyonunda stres son derece etkili. Tabi ki genetik yatkınlıklar da söz konusu ama stres çok güçlü bir tetikleyici.
Benim mezun olduğum yıllara göre, toplum daha bilinçli ve biz psikologlara başvuruyorlar.
Ben evlilik ve aile terapistiyim. Sevinerek belirtmeliyim ki çok bilinçli bir yeni nesil var. Evlenmeden önce, “Bizim evliliğimiz nasıl olur” diye geliyorlar. Anne baba olmak istiyoruz, nasıl ebeveynler oluruz diye bilgilenmek için geliyorlar.  Sayı çok mu değil ama umut verici ve sevindirici.
                         

Peteğin Keyif DükkanıBir genelleme yaparsak; danışanlarınızın size başvurma nedenleri arasında hangi konuları sıralayabiliriz, İlkim Hanım? Bizim toplumsal psikoloji analizimiz nedir?

İlkim ÖzGenel anlamda biz psikoterapistlere başvuran kişileri değerlendirirsek, kadınlar çoğunlukta. Gönül ister ki erkekler de gelsin. Erkek eşinin sorununa, çocuğunun sorununa sahip çıksın. Ama erkek henüz bununla yüzleşmeye hazır değil. Bakıyorsun erkeğe mimar, mühendis, doktor ya da iş adamı. Her türlü sorunu çözüyor ama ailesiyle o duygu bağını kuramamış. Benim analizlerime göre, bizim toplumumuzda erkekler duygusal sorunları çözmekte çok dirençli ve hazır değil. Erkek acıdan korkuyor. Yani duygusal acıdan söz ediyorum. Yoksa fiziksel acıya çok karşı çok dayanıklılar elbette. Ama bu noktada şu gerçekliği de söylemeden geçemeyeceğim; kadının acı eşiği erkeğe göre 7 kat fazla güçlü! Bunun adı da Doğum sancısı. Hayata karşı yani!
Danışanlarım daha çok kadındır. Bu kadınların çoğunluğu evlilik sorunlarına ilişkin gelirler. En başta sanıldığının aksine “aldatma” yoktur. Eşin ilgisizliği, psikolojik ve fiziksel şiddet vardır. Kadının ise  sevilme isteği ve erkeğin duyarsızlığı vardır. Çünkü erkek kendi yaşam alanında “ego” davranışlarını sürdürür yani dilediği TV programını izler ya da uyur. Kadın ise ilgi ve onay ister eşinden. İşte bütün sorun burada yükselir ve patlar. Kadın sorunu dile getirir,erkek umursamaz. Sonunu çözemeyen kadın “Terapiste gidelim” der. Erkekse “Valla ben mutluyum, mutsuz olan sensin, sen git” der. Ve kadın yine yalnız olarak bize gelir. Sonuç olarak evlilik ve aile terapilerine eşiyle gelen kadın sayısı azdır.
Toplum olarak analiz edersek, kadınlar ilişkilerine aşırı odaklanıyor ve takıntı yapıyor. Eşim nerede, ne yapıyor, kiminle diye obsesif davranış ve duygular çok yüksekte.  Oysa ki yaşam tek odaklı değildir. Olursa sorun çıkar insanı yorar. Hayat bir mozaiktir. Bana göre kadın toplumun temelini oluşturur. Çünkü aile kurma becerisi sadece kadındadır. Erkekte yoktur bu özellik. Onlar soyun devamı için kodlanmıştır genlerinde. Bu da kötü olarak algılanmamalıdır. Modern toplum bilinci, bu anlamda erkeği de eğitmiştir. O zaman kadın da özgüvenli ve güçlü olmadır. Neden anxiete/ kaygı bozukluğu şikayeti ile hastanelere başvuranlar kadınlardır? Çünkü kadınlar daha duygusal ve duyarlıdır. Erkek daha bir mantıkla yaşar hayatı. Erkekler olaylarla duygu bağı kurup, içsellleştirmezler. Hangisi doğrudur? Bana sorarsan ikisi de doğrudur. Kadın ve erkek kendi kişisel genlerinde birbirlerini bütünlerler.



Peteğin Keyif Dükkanı: Demek ki iki cinsin birbirini toplumsal ve genetik kodlanmaları ile kabullenmeleri gerekiyor. Bu da hem ilişkilerde hem de evliliklerde hoşgörü getirecektir. Tabii sınırları olan bir hoşgörüyü kastediyorum! 

Ülke olarak zor bir kış geçirdik, nedenleri malum! Ve hepimiz baharı özlemle bekliyoruz. Çevremde çeşitli sebeplerle sürekli mutsuz, şikayet eden, yüzü asık insanlar görüyorum. Hatta kendi üniversite öğrencilerim yani O pırıl pırıl gençlerim de mutlu değil. Onları motive etmek için zorlanıyorum. Kişisel motivasyonumuzu artırabilmek, ''Hadi yine, yeni yeniden'' diyebilmek için neler yapmalıyız? Neler önerirsiniz?

İlkim Öz: Evet, ülke olarak zor dönemlerden geçiyoruz. Terör, tecavüz, cinayet ve öfke patlamaları vb. Bu olaylardan dolayı insanlarımız çaresiz ve korku dolu hissediyor. İnsanlar sabah uyandıklarında depresif hissediyor. İnsanımızın  kaygı düzeyi arttı  ve bilinç altlarında korku ile güne başlıyorlar.


Her şeyden önce hayata uyumlamak gerekiyor. Sorunlar her zaman oluyor ama insan çözüm üretmeli. Bu yüzden hep yineliyorum; bağımlı değil, özgür düşünüp, bağımsız hisseden  çocuklar yetiştirmeliyiz. “Öğrenilmiş Çaresizlik” diye adlandırdığımız bir kavram var. Yani sorunlar karşısında dibe vurmak. Mesela “ Hayat zordur” kodlamasıyla büyüyen bir çocuk öfkeli olur hayata karşı. Evet hayat çıkmazlarla doludur, o zaman çözüm üretebilirsin. Çaresizlik yerine çözüm üretebilirsin. Aklını kullanarak, yepyeni yollar bulabilirsin.  Duyguların seline kapılmayı her insan yaşar ama akılsız duygular insanı çok yorar.


Peteğin Keyif Dükkanı: Aa ne güzel söylediniz. Akılsız duygular insanı yorar! Duyguların da akıllı olması lazım!

Güncel sorunlardan biri de sosyal medya bağımlılığı.  Artık anneanneler, babaanneler, dedeler, siyasiler, ünlü, ünsüz, çoluk çocuk hepimiz sosyal medya kullanıyoruz. Bu arada sizin de sıkı takipçinizim. Paylaşımlarınız sakin. Yani; huzur dolu. Ancak; Sosyal medyadan keyif, bilgi, haber alalım derken, olumsuz yan etkilerini yaşar hale geldik. Birçok kişi medya detoksuna başladı. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
İlkim ÖzSosyal medya konusuna gelince, çok önemsiyorum bu meseleyi. Neden önemsiyorum çünkü; insanların hayatını etkiliyor. Şöyle ki; sosyal medyada bir takip edilenler bir de takipçiler var. Takip edilmek isteyen ego bağımlılarının, takipçi satın aldığını biliyoruz. Hatta bu kişiler ”like” yani beğenici grubu da satın alıyorlar. Kendilerini takip ve yayınlarını beğenenler çok olsun diye bazı ticari gruplara para ödüyorlar. Kısacası böyle ticari bir sistem kurulmuş. Sahte ve sanal bir ortam bu. Bakıyorsun hiç mesneti olmayan bir kişinin binlerce takipçisi var.Tamam olsun, sıkıntı yok, o da böyle mutlu oluyor. Ama bir araştırma sonucu var ki: şöyle, hem diğer insanlar bu kişileri otorite sanıp kanıyor, hem de yazdıklarını önemseyip uyguluyor.  Ve aynı zamanda şöyle bir sonuç ortaya çıkmış ki sosyal medya insanları mutsuz edip depresyon yaratabiliyor. Çünkü orada yani sanal ortamda insanlar hep mutlu. Halbuki kendileri mutsuz. Bu da insanlarda öfke yaratıyor. Sosyal medyada, instagramda mutlu insanları görüp, eşiyle kavga eden insanlar var.
Şunu önemle belirtmek isterim ki sosyal medyayı bilinçli ve kontrollü kullanan insanlar dışında iyi niyetli olmayan eller sosyal medyada insanı yutar. Sanal bir ortamdır bu ve insanı çok rahat sömürebilir. Sahte doktorlar, sahte psikologlar, sahte diyetisyenler, sahte avukatlar, vb. Özellikle de blogger anneler çok tehlikeli. Kendilerini çocuk gelişim uzmanı sanan, psikolog sanan, sanan diyorum çünkü onlar kendilerini böyle yansıtıyorlar, bu kişilerden uzak durmak gerekiyor. Günümüzde bazı insanlar olmak istedikleri hayaller için başka insanlara zarar verebiliyor. Hep söylediğim gibi en ürkütücü duygu egodur.  

Egonuz sizi tuzağa düşürmek ister. Kanmayın. Ego alıcı karakterdir, hep sevilmek ister, her daim doyurulsun ister, hep haklı olmak ister, doyumsuzdur. Oysa siz, sevin, sevginizi hissettirin ve her ne olursa olsun hayata gülümseyin.

Peteğin Keyif Dükkanı: Eğitimi olmayan kişilerin kişisel gelişim adı altında psikolojik destek vermelerine ne diyorsunuz? 
İlkim ÖzDiploması olmayan, psikoloji bilim dalının lisans yani üniversite eğitimini almayan kişilerin, danışmanlık yapmaları tabi ki söz konusu olamaz. Bu kişilere baktığınız zaman, çoğunun sorunlu insanlar olduğunu görüyorsunuz. Ekranlara çıkıp "Davranış bilimciyim" diye de cahilce konuşabiliyorlar. Salt para kazanmak amacına odaklanmış ve insanın ruh sağlığıyla oynayan bu sahtekârlara insanlarımızın gitmemesi, prim vermemesi gerek. Ve şu koçluk meselesi de para tuzağı. Yaşam koçu, çocuk koçu, anne koçu, ders koçu vb gibi bilim dışı, mantık dışı bir trend de var. Son kitabım ''Celladına Aşık Olmak'' in giriş bölümünde de belirttim. Kendinizi ve ailenizi diploması olmayan ehliyetsiz kişilere emanet etmeyin diye. Çok zarar veriyorlar çünkü. Biliyorsun intihar olaylarına kadar tetiklenebiliyor kişiler. Daha bilinçli olmalı insanımız. Gittiği uzmanın diplomasını, eğitimini sormalı, araştırmalı. Sosyal medyada her takip ettiğine inanmamalı. Biliyorsun sahte İlkim Öz'ler bile çıktı. Internet üzerinden seans adı altında yazışmışlar insanlarla. 

Psikoterapi internet üzerinden olmaz. İnanmayın, kanmayın diye tekrar altını çizelim.

Petek'çim çok keyifli bir sohbet oldu. Dileğim şudur ki senin gibi duyarlı, çalışkan, topluma, gençlere faydalı, güçlü kadınlarımızın daha da çoğalması. Sevgiler...

Peteğin Keyif Dükkanı: Bu konu da zamanla bilinç kazanacaktır diye düşünüyorum, umarım ağır bedeller ödemeyiz! 
Uzun zamandır merak ettiğim soruları ne güzel açıkladınız. Ruhumuzu iyileştirmek, bilincimizi geliştirmek ve hayata gülümseyebilmek için sizlere çok ihtiyacımız var. Benim için söylediğiniz güzel kelimelerinize, takdirinize çok teşekkür ederim. Siz de sevgiyle kalın...


Keyif Dolu Günleriniz Olsun

Petek Uluğ




7 Temmuz 2015 Salı


Gün içinde sosyal medyayı ne kadar kullandığınızı hesapladınız mı? Paylaşım yapmasanız dahi paylaşılanları takip etmek için veya bilgi edinmek amacıyla  kitle iletişim araçlarından faydalandığınız süreyi gözden geçirdiniz mi?
Günümüzde hatırı sayılır derecede önemli olan sosyal medya ve kitle iletişim araçlarının kullanımı aslında kitlesel olmaktan öte kişisel ihtiyaçlar ve doyumlara bağlıdır.

Çünkü; haberleşmek kavramının özünde her birimizin zaman zaman toplumsal ve psikolojik ihtiyaçlarını gidermek yatar.

Yani haber almak ve haberleşmek psikolojik olarak bizi rahatlatır.

Ancak; internet ve sanal dünyanın bu denli hız alarak günlük yaşantımıza girmesiyle bu amaç yerini farklı kullanımlara bıraktıysa da çok popüler olan, izlenim oranları yüksek TV programlarının, pembe dizilerin, yarışmalarının kitleleri sürüklemesi, izlenme rekorları kırması bu kullanım ve doyumlar teorisine dayalıdır.

Nasıl?

                              

Ben medya iletişim derslerimden öğrendiğim bilgiler dahilinde bir liste yapayım,  Siz de hangileri size uyuyor bir bakın…

-         -  Günlük yaşamın baskılarından kurtulmak/ Sorunlardan kaçmak

-        -   Dünyada ne olup bittiği hakkında bilgi edinmek

-         -  Zaman öldürmek/ Vakit geçirmek

-         -  Yiyecek, giyecek ve eşyalar hakkında bilgi almak

-         -  Kişisel ilişki ve arkadaşlık gereksinimini karşılamak

-         -  Zamana ayak uydurmak

-         -  Duygusal rahatlama/ Boşalma

-         -  İçsel kültürel ya da estetik zevk alma

-         -  Gerçek yaşamda arkadaşlığın yerini tutacak bir şey bulmak

-         -  Davranış modelleri bulmak

-         -  Başkalarının koşullarına ilişkin düşünce ve sosyal empati kazanmak

-         -  Merak ve genel bilgiyi tatmin etmek

-         -  Öğrenme, kendi kendine eğitim

-         -  Sanal karakterle özdeşleşme ve ilişkide olma

Yoksa hepsi mi size uyuyor?


                                          Keyif Dolu Günleriniz Olsun

                                                       Petek Uluğ



29 Eylül 2014 Pazartesi


Bu kez, keyif dükkanıma pek de yakışmayan bir yazı olacak bu...Belki de biraz da birikim ve sizlerle paylaşma ihtiyacıdır, ENDİŞEDİR, KORKUDUR...

Sosyal medyanın hangi mecrasında olursanız olun, kim yada hangi amaçla bulunursanız bulunun paylaşacağınız minik bir alıntı için bile her türlü eleştiriye açık olmalısınız. Hatta keyifle paylaştığınız bir resmin altına yüzlerce olumlu, olumsuz eleştiriye hazır olmalısınız...

Hele bir de toplum tarfından tanınan, medyatik isimseniz, ünlüyseniz çelik gibi sağlam sinirleriniz olmalıdır. Zaten bu kabulünüzdür...

Tamam da nereye kadar? Kim, neyi, nereye kadar, nasıl eleştirebilecek?

Sosyal medyanın sağladığı nimetlerden yararlanmak varken, bunu içimizdeki hoşgörüsüzlük, tahammülsüzlük, sevgi yoksunluğumuz, saygı değerlerimizin eksikliği ile birleştirerek neden negatif eleştirel platformu haline getiriyoruz ki?

Herkes her istediğini, düşündüğünü söyleyecek (Yazacak) bunu da düşünce ve ifade özgürlüğü adı hürmetine yapacak! İyi de özel hayata müdahale etme(me) edebini, kişisel haklara saygıyı nereye sıkıştıracağız? Bu değerlere nerede yer bulacağız?

Hümanizm, hoşgörü kavramlarını ahlaki değerler kavramında nereye yerleştireceğiz? 

Sap ile saman nasıl ayrılacak? 

Eleştirirken yargılamamayı nasıl ayırt edeceğiz?

İstemediğimiz, sevmediğimiz kişileri, isimleri takip etmeme hakkımız ve özgürlüğümüz varken nasıl da acımasızca, insafsızca ve hiç düşünmeden yargılayabilme hakkına sahip olabiliyoruz ki? Ya da bunu kendimizde hak görebiliyoruz ki?

Nerede kaybettik bu hoşgörüyü? Facebookta mı?Twitterda mı? Instagramda mı? Onlar mı suçlu yani?

Hoşgörünün sembolü Mevlana'dan özlü sözler paylaşıyoruz ya, kişisel gelişim kaynaklarından pozitif enerjiler yolluyoruz ya, ''Yaradılanı severim, Yaradandan ötürü'' deyip duruyoruz ya! 

Peki bu senden - bendencilik, sevdiğimi beğenme, sevmediğimi yerden yere vurmacılık nedir? 

Toplumsal olarak bizim nereden nereye geldiğimizi öyle güzel özetliyor ki bu durum. 

Türkiye nereye mi gidiyor? Girin sosyal medyanın her mecrasına, okuyun birkaç yorum; ama öyle ayırım yapmayın, daha geniş açıdan bakın. Bakın ve görün ki biz çoktan biz olmayı yitirmişiz. Biz bize kin, nefret kusar olmuşuz...

Peki ben neden bunları yazıyorum? Blogger olarak paylaşımlarım ile medyanın tam içindeyim ve çok güzel gönül dostlukları edindim buralarda. Hatta kendimin bile hayret ettiği, görmeden tanır olmak, tanımadan sever olmak buymuş demek ki dediğim arkadaşlıklar edindim. Hatta sanaldan gerçeğe geçti arkadaşlıklarım...

Ancak; son zamanlarda tanınmış, ünlü ve popüler kişilere yapılan yorumları gördükçe olayın kişisel değil, toplumsal boyutu dikkatimi çekmeye başladı. Bu nedenledir içimi dökmem...

Özellikle bugün Ege'nin en sevdiğim şirin köyü Şirince'de evlenen Gülben Ergen'e sosyal medyada yapılan eleştiri ve yorumları görünce uzun zamandır bastırdığım duygularım klavyeye dökülüverdi işte...

Hayır, bir Gülben Ergen fanatiği değilim ya da savunucusu hiç değilim. Sadece Ona mı? Gelinliği beğenilmediği için yerden yere vurulan ünlü ailelerin kızları, kilosu fazla olduğu ima edilerek dalga geçilen diğer medyatik isimler, bekar oldukları halde kendi rızaları ile evlenen tanınmış isimlere her türlü karalama kampanyası...Neyin ne olduğu tam bilinmeden, o dünyalara girilmeden yargılamalar, aşağılamalar nekadar yıpratıcıdır, enerjimizi aşağıya çekerken bir okadar da altbenliğimizi kontrol dışı bırakır...

Tüm bunları bana yazdıran Gülben Ergen'in nikahı ile ilgili tesadüfen okuduğum bir yorumdu belki de kısacası...

Yorum kısaydı da altında yatan duygu ve düşüncelerin hadsizliği çok derindi...

3 Çocuklu dul bir kadın gelinlik giyemez ve ilk kez evleniyormuş gibi mutluluk pozları veremezmiş!!!!

Hadi bakalım buyrun buradan yorum yapın? Buradan nereye çıkarsınız onu da bilemiyorum?

Mutluluk pozu vermek sadece ilk kez evlenen bir kadına mı nasiptir veya henüz çocuk doğurmamış bir kadına mı?

Kime haktır? Kime helaldir? Buna da kim karar verir?

Kaldı ki duvak dahi takmayan sanatçı günün anlam ve önemine uygun olarak uzun sade beyaz bir elbise giymiş. 

Siyah mı giymeliydi? Her gün giydiği kıyafeti mi giymeliydi 2.evliliği olduğu için? Ya da 2.evliliğini yapan eşi de damatlık giymemelimiydi?

Hatta 3 çocuğu olduğu için hiç mi evlenmemeliydi?

Bu tür eleştirel yorumlar (Kaldı ki çok daha saygısızca yazılanlar var!) Gülben Ergen olayı değil, toplumsal ve kişisel arızalar vermeye başladığımızın sinyalleridir.

Bu sinyaller sadece sanatçıları veya ünlüleri hedef almıyor artık. Kadına, insana, insanoğluna duyulan kin, nefretle beraber benim gibi olmayana, benim gibi düşünmeyene ''Vurun aşağıya''nın sinyalleridir, kampanyalarıdır...

Aman değmesin ''SOSYAL MEDYA!''

Her kim, nerede, kiminle, nasıl mutluluğa evet diyorsa, onlara bir ömür mutluluklar dilerim...


Petek Uluğ