24 Ekim 2015 Cumartesi


İstanbul ziyaretlerimde en sık uğradığım yerler arasında Karaköy gelir. O semtin eski ve nostaljik kokusu benim için çok kıymetlidir. Eskini tadı, tarihin büyüsü ve arka sokakların daki gizem farklı gelir bana. Evet; karanlıktır hatta loştur ama canlıdır, ruhu vardır, her daim yaşar...

Aslında İstanbul gibi bir şehrin, yaşayanları için ızdırap haline gelmesine de çok üzülürüm. Onun hiçbir günahı yoktur ki bu karmaşada, kaoslarda.

O koskocaman cihan şehridir ve her olumsuzluğa rağmen asaletini dimdik korumaya çalışır. Onu yaşanmaz ve çekilmez kılan bizler değil miyiz? Kendi çıkarlarımız ve rant uğruna harcamaz mıyız bu dünya şehrini?

Neyse geçen haftasonu yaptığımız ziyaretimizde oğlumuzla hasret gidermekle kalmadık, Karaköy sokakları'nda da bir nefes aldık. Günboyu mekan keşiflerinde bulunduk, tanıdık yerlere de selam verip çıktık, ayaküstü sohbetler ettik.

Onlar bize İzmir'i sordular, biz İstanbul'u...

''Türkiye nasılsa biz de öyleyiz, işte'' dedim!

Huzurdan bahsettik, barış diledik yine...

Hep denk gelmeye çalıştığım Souq Pazar'a da uğramayı ihmal etmedim, tabii.

Haydi size de hızla bir tur attırayım. Hep diyorum ya eski bir rehber olarak rehberlik ruhumda var!


Menüsünü ve bu duvar resmini beğendiğim MUHİT ve insanları.

 

 Çayı çok seven biri olarak DEM Karaköy tam çay içilecek bir                                             mekan benim için.                                                                                                                                                                                                                                 
                                                                                   
    
                                                                                                                                                                                        

Fransız Geçiti'ni çıkar çıkmaz sağa dönerseniz bu sevimli fırını görürsünüz ve ben de buradan mutlaka bir simit alır, daha sonra yemek üzere çantama atarım.
                                                                                                                                                                          

Bu ziyaretimde keşfettiğim, Mumhane Caddesi'nde bulunan bir antikacı. Çok beğendim. ANTEMİNYON.

                     

       

                     

Kağıt tasarımlarını incelemekten çok keyif aldığım KAĞITHANE. Nerede? Fransız Geçiti'nde.

      

Daha önce Moda'da gördüğüm ve Karaköy'de de şube açan ÇİÇEK İŞLERİ. Ne alacağımı şaşırdığım bir mağazadır burası. Tam benliktir. Ne aldım? Kırmızı motifli bir masa örtüsü. Almaya hiç doyamadıklarımdan yani.

       

Yemeklerini ve dekorasyonunu Ege stiline benzettiğim, Country tarzı ile çok hoşuma giden, NAİF. Mumhane Caddesi'nde.

     

Ve çeşitli tasarım ürünlerini bulabileceğiniz, Murakıp Sokak'ta ayda bir açılan SOUQ PAZAR. Vintage ismiyle özdeşleşmiş Ece Sükan ile de burada ayaküstü sohbet ettik.

                    

Kapı önünde ise bana Alaçatı'yı anımsatan Limonata satan sevimli el arabası...

    

    

Vintage severler için harika bir pazar burası.

    

    

    

 Çay tadımları yaptık, farklı lezzetler denedik.


  

  

Son olarak da terasında oturmadan dönmediğim, Anadolu'nun özelliğini taşıyan geleneksel el ürünlerini sergileyen SAHİ İstanbul.

 Daha önce blogumda burayı anlatmış,http://www.peteginkeyifdukkani.com/2015/08/sahi-istanbul.html sizler ile paylaşmıştım. Uğrarsanız Triliçe tatlısını tavsiye ederim.



Keyif Dolu Günleriniz Olsun

Petek Uluğ





15 Ekim 2015 Perşembe


Bundan birkaç ay önce İzmir'de haber spikeri Cem Öğretir'in ''Etkili Konuşma ve Doğru İletişim'' ile ilgili seminerine katılmıştım. Günboyu devam eden sunumda iletişim eğitimini almaya devam eden ben farkında olmadan hepimizin nasıl iletişim hataları yaptığımızı bir kez daha gördüm.

Aslında doğru iletişim bir yaşam sanatı demektir, hayatın her alanında, günün her dakikasında içinde bulunduğumuz bir enerjidir iletişim. 

Bu sunumda blogger duyarlılığımı da unutmadan bol bol notlar almıştım, kısaca özet geçer gibi. 

Şimdi altını çizdiğim ve sizin de dikkatinizi çekeceğini düşündüğün noktaları paylaşmak istiyorum.

Haydi elinize bir bardak çayınızı alın veya bir fincan kahve yapın kendinize ki yazımı okurken sizin için keyif saati olsun! 

Çünkü; ilk temel iletişimin kendi kendimizle kurduğumuz iletişim olduğunu da unutmayalım. Bu nekadar sağlıklı olursa, ikili ve sosyal ilişkilerimiz de okadar uyumlu ve başarılı olacaktır!

                     

Öncelikle; etkili iletişim en basit tanımıyla karşı tarafa asla rahatsızlık vermemektir!

Nasıl yani?

Nezaket, samimiyet, fiziki, psikolojik ve özel alanlara karşı gösterdiğimiz saygı kuralları demektir!

Şimdi doğru sınırları bu şekilde belirledikten sonra gelelim detaylardaki ilkelere. Tabii sizi sıkmadan, kısaca paylaşacağımı belirtmiştim. Merak etmeyin, çok teknik ve akademik dil kullanmayacağım, derste değiliz, blogdayız :)

1. Samimiyeti beklemek için samimiyeti göstermek gerekir. İlk siz kendinizi anlatmalı, ifade etmelisiniz. Nasıl söylediğinizin önemi vardır, ne söylediğinizin önemi yoktur!

2. İdeal imge dayatmasına gerek yok! Herkesin imgesi kişiseldir. Bundan uzak durmak gerekir. Çünkü; kişisel gelişim böyle başlar.

Peki ideal imge ne demek?

Size dayatılan imgelerdir. Anne, baba, komşu, mahallenin size dayattığı rollerdir. Sizin kendi imgeniz değildir, kendinizi kendiniz gerçekleştirmelisiniz!

3. Beyninizin içindeki tüm önyargılarınızı kırmalısınız. Onlar kalıplaşmış kodlardır. Bu kodları çözersek, şifreleri açarsak, yapamayacağımız şey yoktur. Kodlar dünyasında yaşamayı bırakmalıyız!

4. Başarmak demek hedef koymak ve ona ulaşmak demektir. Çalışmak, iş, uzmanlık, meslek başarı demek değildir. Hayatımızla ilgili mutlaka bir hedefiniz olmalıdır. Hedefler sadece işimizle, mesleğimizle ilgili değildir!

5. Kendi kendimizle yüzleşmeyi bilmeliyiz. Beyin neye öncelik veriyorsa, olumlu, olumsuz onu yapar. Bahane üretmekten kaçınmalıyız! Gerçekten neye ve neden endişe, kaydı duyduğumuzu itiraf etmeliyiz. Kaygılarımız bizim yol almamızı ve çevre ile uyumlu iletişime geçmemizi engeller.

6. Konuşurken uzun cümleler kurmaktan uzak durmalıyız. Kimsenin vakti yok! Söylediklerimizin ancak %20'si algılanır.Duyduğumuz değil gördüğümüze inanırız, unutmayın!

7. Karşınızdaki insana güven vermek istiyorsanız tek yolu kendinize HAKİM olmaktır. Duygularımızı kontrol altına aldığımız gibi öfke kontrolünü de yapabilmeliyiz.

8. Özgüven sahibi olan insan iletişim kurmaktan, yargılanmaktan korkmaz. Özgüven; stressiz hayat ve ilişki demektir. Özgüven konusunda eksik taraflarımızın farkına varıp, bunları gidermeliyiz. 

9. Hayatımızın en büyük iletişim çelişkisi kendimizi anlatmak korkumuzdur. Bunu ancak iç güven ile aşabiliriz. Yani;

- Kendimizi tanıyarak
- Kendimizi severek
- Olumlu düşünerek
- Hedef koyarak 

sağlayabiliriz.

10. Duygularımızı ise dış güven ile kontrol ederiz.

Son olarak; dış güven, iç güvenimizi sağlamak için kullanılır. Ne yapmalıyız?

- Olumsuz konuşuyorsanız, kendinizi durdurun.

- Görünüşünüze dikkat edin, hem de kendiniz için!

- Mükemmel olmaya çalışmaktan vazgeçin, kimse mükemmel olamaz!

- Şikayet mekanizmasını yok etmeye çalışın.

- Sizi sürekli eleştirenlerden uzak durun.

- Size gelen olumlu bildirimleri kabul edin, nedenini araştırmayın.

- Dik durun, hissettiğiniz gibi davranın.

Evet, işte ben size özet geçtim siz de kendiniz temize çekin isterseniz. Nekadar doğru iletişim halindesiniz bir test edin, bakalım! Hayatımızın her anı aslında bir sınama, kendi kendimizle bile olsak, değil mi?


Keyifli bir pazar gününde bizler ile paylaşmış olduğu bu güzel bilgiler için Cem Öğretir'e teşekkür ederiz.

Keyif Dolu Günleriniz Olsun

Petek Uluğ







Günümüz koşulları değerlendirildiğinde çeşitli sektörlerde hizmet sunan firmalar tarafından ihtiyaçlara uygun ürünlerin üretildiği ve satışa sunulduğu görülmektedir. Her ne kadar aranılan eşyaya dair alternatifler giderek çoğalıyor da olsa yine de el emeğinden vazgeçemeyenler bulunmaktadır. Bunun için boyama gibi alternatifler üzerinden gerek eski gerekse yeni eşyalar üzerinde değişiklikler yapılmaktadır. Mutfak dolabı boyama da bunlardan bir tanesidir.

Bireylerin yoğun bir şekilde vakit geçirdiği alanlar arasında yer alan mutfaklar dolapları, aksesuarları ve yemek masalarıyla dikkat çekici bir görünüme kavuşturulmakta, keyifli vakit geçirilecek ortamlar elde edilmektedir. Vintage, modern, Amerikan mutfak gibi seçenekler ev sahiplerinin beğenisine sunulmaktadır. Mutfağın şartları da göz önünde bulundurularak dekorasyonun nasıl yapılacağına karar verilebilmektedir. Örneğin Amerikan mutfak tasarımlarında sıklıkla görülen ayrıntılardan biri tezgâhlardır. Normal boyutlardan bir nebze daha büyük bir mutfağa sahip olunması tezgâhlar açısından olumlu sonuçları beraberinde getirecektir. 

Mutfak dolapları tabak ve tencere gibi çok sayıda eşyanın muhafaza edilmesine, aynı zamanda çekmeleri sayesinde çatal kaşık setleri vb ürünlerin yerleştirilmesine imkân tanımaktadır. Dolayısıyla seçilen modellerin işlevsel olmasına dikkat edilmesi doğru olacaktır. Açık renklerin hem kişiler hem ortam için ferah bir etkisinin bulunduğu bilinmektedir. Tam tersine kontrast renklerle göz alıcı bir mutfak sahibi olmakta mümkündür.

Eskiyen ya da bir yerindeki boyası dökülen mutfak dolabını boyamak isteyenler için önerilere site bağlantısından ulaşılabilmektedir. Boyama işlemine başlamadan önce edinilmesi gereken malzemelerin nasıl seçileceğine dair bilgiler yazıda belirtilmektedir. Boyaların tercih edilmesine bağlı olarak ortaya çıkacak sonuçlarda yine makale içerisinde mevcuttur. İçerikte gelin çiçeği, dekorasyon, çeyiz sandığı, damat yaka çiçeği gibi evlenmeden önce veya sonra öğrenme amacıyla araştırılan konulara açıklık getiren yazıları yayınlamaktadır. Ev ya da işyerlerinde kullanılan ve bir süre eskimeye meyilli olan eşyaların yenisi satın alınabileceği gibi bahsettiğimiz şekilde boyama işlemine tabi tutularak yenileme işlemine geçme imkânı da mevcuttur. Mutfak dolabını boyamak ve taze bir görüntüye kavuşmak isteyenler ilgili içeriğe ulaşarak fikir sahibi olabilmektedir. Sitemiz bunun için özenli yazılar paylaşmaya özen göstermekte, faydalı bilgi sunmayı hedeflemektedir.

7 Ekim 2015 Çarşamba



Son zamanlarda birçok yerde kinoa ve kinoalı tarifler duymaya başladım. Ne olduğunu bilsem de tam olarak öğrenmek için şöyle bir google araştırması yaptım. Kendi minnak minnak olan kinoanın marifetleri pekçokmuş! 

Bizim bulgurumuz varken kinoa da neymiş diyebilirsiniz tabii ki!

                                     





Kinoa Nedir ve Faydaları Nelerdir?


Kinoa bitkisi 1-2 metreye kadar uzayan uzun ömürlü bir bitkidir. Bolivya ve Peru’da, And Dağları'nda doğal olarak yetişen kinoa, İspanyol kaşiflerin kıtaya gelmesiyle birlikte Güney Amerika geneline, daha sonra da Avrupa kıtasına yayılmıştır.

Aşırı sıcak ve aşırı soğuya karşı dayanıksız bitki olan kinoa ülkemizde çok fazla tanınmasa da Amerika ve Avrupa'da çok sık kullanılır.

Dünya çapında yaygın kullanılmasının nedeni ise besin değerinin yüksek olmasıdır.

Pirinç gibi pişirilir. Pişirme süresi 10-15 dakika gibi kısadır.




Kinoanın Faydaları
- Tam bir protein deposodur.
- Glüten içermez.
- Kalorisi çok düşük olmamasına rağmen diyetlerde önerilir    nedeni de yüksek oranda lif içermesidir.

- Kabızlık sorunu için idealdir.


- Demir minerali bakımından zengindir.


- Bol miktarda magnezyum içerdiği için kan şekeri ve migren kontrolü için yararlıdır.


- Araştırmalar düzenli olarak tüketildiğinde kolesterolü düşürdüğünü göstermiş.

- Meme kanserini önleyici özelliği varmış!

Nasa çalışanlarının kinoa ile beslendiği, dokuları yenilediği söyleniyor.

Kinoa, bulgur gibi haşlandıktan sonra salatalara eklenerek de yenilebiliyor. Kavrulup müslilere katılabiliyor. Un haline getirilip kurabiye, kek, hamur işlerinde, ekmek yapımında kullanılabiliyor.


Kaynak: Google

Keyif Dolu Günleriniz Olsun


Petek Uluğ

29 Eylül 2015 Salı


Sosyal medyanın en renkli mecrası instagram her geçen gün popülaritesini arttırırken, takip ettiğimiz insanların hayatlarına girebiliyor, onlar hakkında detaylı bilgiye sahip oluyor, farkında olmadan kendimiz için bağımlısı haline geldiğimiz profilleri yaratıyoruz.

İşte Benonunblogu da böyle ilgi ve merakla takip edilen bir instagram fenomeni. Eminim çoğunuz onu tanıyorsunuz! Bu fotoğrafı görünce ''Aaa Beno!'' demişsinizdir, eminim.

Aile içinde bu isimle çağrılan Beno, magazinel veya popüler biri olmamasına rağmen takip edilmekten keyif alınan, renkli, cicili bicili evi, mütevazi yaşamı ve hümanist kişiliği ile öyle bir hikaye anlatıyor ki pek çok ünlüden daha fazla takipçisi var. Zaten kendisi de bir Benokız’ın hikayesi diyor paylaşımlarına!

Mesleğini yapmıyor olsa da aslında siyaset bilimi eğitimi almış. Bana göre güzel yaşayabilmek, yaşarken keyif alabilmek sanatını da çok genç yaşına rağmen başarıyla yönetenlerden biri O.



Ben Onun rengarenk dünyasına bir dekorasyon dergisinde denk geldim. İlk orada tanıdım ve takibe aldım. İkimizin ortak noktası dekoratif sunumlara olan merakımızdı!
Instagramda bize Sarı oğlan diye tanıttığı eşi ile yeni kurdukları yuvalarında zevkli paylaşımlar yaparken onun da kahveyi çok sevdiğini hatta köpüksüz, bol kaynamış kahveyi tercih ettiğini hepimiz biliyoruz.



Onun hakkında herşey okadar da açık değildi, bir gizemi vardı Beno kızın. Kendisini göstermek istemedi. ''Beni nasıl hayal ediyorsanız öyle olayım aklınızda'' dedi. ''Tamam!'' dedik.

                         
                     
Yüreğindekileri özenli, uyumlu ve naif sunumları ile paylaşırken, kelimeler ile oynamaya başladı. Kurduğu cümleler ile dikkat çekti. Maneviyatı, duyarlılığı olan cümlelerdi bunlar.

Minik objeleri, yaramaz minyatür Japon kızları, bebeklerim dediği orkideleri, içi ceviz dolu sepeti ile beraber minik hikayeler de anlatmaya başladı zamanla. Artık kişisel internet sitesini açma zamanı gelmişti. Çünkü, herkes ondan yazı yazmasını ve daha çok paylaşımlar yapmasını istedi.


  

Gün geldi nasıl gelin kız olduğunu anlattı sitesinde. Gün geldi yemek pişirme tecrübelerini paylaştı bizler ile…


 

Onu takip edenler öyle çok sorular soruyorlardı ki nazikçe cevap veriyor, yorumlara yetişmeye çalışıyordu.

Sevdiği yürüyüşlerini de ihmal etmeyerek örnek oluyordu herkese hatta örnek olurken taklit edilmeye bile başlanmıştı artık! Birçok sayfada onun masasına benzer sofralar kurulmaya başlandı! Demek çok beğeniliyordu…

Bu denli sevilmesinin nedeni maneviyatının güçlü, kişiliğinin mütevazi olması ve bunu bizlere hissettirebilmesidir bence! Tabii Ona da soracağım bu soruyu, esas ondan alacağım cevabını.

2014 yılının son günlerinde ağır gribe yakalandı Beno. Zaten geçen sene bu salgından kaçan yoktu! Renkli renkli, sevimli kupaları ile bitki çayları hazırladı kendisine. Biz de ''Geçmiş olsun, aman dikkatli ol, yorma kendini'' diyerek yorumlar yazdık. Birkaç tane değil yüzlerce yorum yazıldı, binlerce beğeni alarak!



2015’in 2.günü Beno hoşumuza gitmeyen bir haber verdi bize. Zaten endişe ile beklemekdeydik! Yılbaşı kutlamalarında dahi sayfasına girerek, kontrol ettik, belki bir şeyler yazmıştır diyerek…

Ona ani bir misafir gelmişti, habersiz bir misafir. Belki de misafir geleceğini söylemişti de Benolar atlamışlar, önemsememişlerdi uzun süren soğukalgınlığını, öksürüklerini…
Her rengi seven Beno kahvenin rengini hiç sevmez! Bu misafirinin rengi de kahverengiydi. Kendisi böyle tanımladı hastalığının adını ''Kahverengi Misafir''.  
Onu takip eden birçok insan anlayamadı ne olduğunu, gerçekten misafiri var sananlar bile oldu.

Sıkıntılı günlerinin başlayacağını biliyordu ve o günlerde öyle şükrediyordu ki Yaradan’a, öyle umut doluydu ki, öyle güçlü ve öyle sabırlıydı ki birileri çıkıp ''Yok, canım dalga geçiyor bizlerle, hasta olamaz!'' bile dedi. Yani; kimse inanamadı bu misafirin ona uğradığına ya da inanmak istemedi! Çünkü O, oyuncak evinde evcilik oynayan gencecik bir Benokızdı henüz.

Ona göre ise bu hastalık Yaradan’dan sınanmak üzere yollanan bir sınavdı, aldığı nefese şükretmeliydi ki ayıp olmasın, of dememeliydi ki çok daha zor durumda olanlara karşı utanmasın!

İşte hastalığının adı konduğu zaman bu denli sığındı Allah’a ve bir kez bile olumsuz yazı paylaşmadı, of demedi. Tek kelimesi ise tevekküldü.

Peki neydi hastalığının adı? Geçer miydi hemen? Lenfoma. 

Eminim pek çok kişi hemen googleda bu adı aradı. Daha iyi öğrenmek ve anlamak için araştırdı hastalığını. Beno’ya ne olacaktı?

Birden instagramda içilen sabah kahvesi paylaşımlarının keyfi kaçtı. Bir sessizlik oldu. Kahve içersek boğazımızdan geçmez gibi geldi. Beno evinde değilken sunum paylaşmak hiç içimize sinmedi. Yorumlar yığıldı, merakla beklendi.  Aklımızdasın dercesine, destek olmak için hastagler yapıldı.

O bir paylaşım yaptı, herkes işini gücünü bıraktı. Dikkatlice okudundu yazdıkları. 
Paylaşımlarına iki gün ara verdi. Herkes neredesin diye yazdı? Aslında nerede olduğunu hepimiz biliyorduk da ses versin, iyiyim desin istedik.

Instagram dostları tarafından sonsuz destek yorumları yazıldı. Şifa dilekleri, toplu dualar sayfasından hiç eksilmedi.



Beno hastanede kaldığı günleri ve tedavi süresini bir otel macerası gibi yaşadı, ya da bize öyle anlattı. Öyle anlatarak rahatladı belki de! Kokteyl dedi kemoterapilerine, otel dedi hastaneye...

Camı açılmayan odasını ise adeta evinin renkli odalarına çevirdi. Cicili bicili pijamalarını giyerek, renkli kalemleri ile mandala çalışması başlattığı günlerde sosyal medya henüz büyükler için boyama kitaplarını bilmiyordu bile. Evinden taşıdığı sevdiği eşyalarla hastane odası bir otel odasından çok daha güzel oldu aslında. Yine olumlu mesajlar vermeye devam etti, bu gücüne güç kattı. 

Renklerini hiç kaybetmedi, kahverengi hastalığının varlığına inat yine pembeydi, kırmızıydı, maviydi herşeyi. Bu gücü bulabilmesi hiç kolay değildi, misafiri sevimsiz ve zor bir misafirdi. Yine de sabır dedi. Çünkü; inandı!

Hayatındaki herkese teşekkür etti, yanında bulunanlara minnet duydu, ''Siz de sabırlı olun, şükredecek okadar çok şeyiniz var ki!'' dedi.



Hastalık ve zorluklar ile mücadele eden herkes kendi içine döndü, kendini sorguladı, özeleştiri yaptı. Hatta kendi şikayetlerimizden utanıp, isyan etmenin, çaresiz hissetmenin anlamsızlığını fark ettik.

Beno sadece keyifli paylaşımları ile değil zahmetli bir hastalığın mücadelesi ile de farkındalık yarattı ve hala yaratmaya devam ediyor.

Ben hep geçmiş zaman kullandım, neden? Çünkü; geçti! Yani geçiyor ve geçecek! Ben de inanıyorum, hissediyorum, diliyorum…

İnanmanın gücüne, duaların enerjisine, sabretmenin mükefatına ve Yaradan’ın sonsuz korumasına sığınarak bu hastalığı alt etmesine çok az kaldı Beno’nun. Buraya kadar başarıyla ilerledi, paylaşımlarına hiç ara vermeyerek birçok olumsuz ve şükransız insanlara ders verdi. Hatta lenfomaya bile ders verdi! 

Kanser belki de ilk kez birini korkutamadı!

Evet; tedavi protokolü tamamlanmak üzere dediğim gibi, bize iyi haberlerini verecek çok yakında inşallah.

Hastalığı ile hiç savaşmadı. Sanki dans etti. Müzik hep çaldı Beno için! O da bu ritmi hiç bozmadı.

Kolay mıydı bunları yaşamak? Yazmak kadar basit miydi? HAYIR.

Otel maceraları sıradan tatil serüvenleri değildi! Tıbbın bu hastalık ile en çetin kavgasıydı, yoruldu doğal olarak. Şimdi onları anlatmak, paylaşmak, ihtiyacı olan olmayan herkese yaşam gücü vermek için kitap yazmaya hazırlanıyor. Kimbilir neler anlatacak, neler söyleyecek, bizlere söylemediği, biraz da kendine sakladığı ne güzel cümleleri vardır. Okurken öğreneceğiz. Ne zaman çıkacakmış kitabı sorarız şimdi Beno'ya!

Size kendi gönlümden ve gözümden anlattım görünmeyen Beno’yu.

Neden?

Tanımadan sevdiklerimizle tanışır gibi olur ve gönül dostluğu kurarız. Beno benim için de işte öyle biri ama sanal değil; öyle gerçek ki tüm gerçeklerin altını çizebilecek kadar, gözümüzün içine sokacak kadar, birçok değeri hatırlatıp, genç yaşına rağmen güçlü olabilmeyi öğretecek kadar!

''Başım ağrıyor'' diye nazlananları utandıracak kadar…

Uzun anlatmamın diğer bir nedeni ise onu yormak istemedim. Hem insan kendini kendi ağzından anlatamaz ki!

Bu sohbeti kabul etmesi onun nezaketindendi.  Benim teklif etmemin nedeni ise sanal alemde bu denli sevilerek, hayranlıkla takip edilen olumlu ve minnetkar bir profilin yaşam sanatındaki başarısını, hastalığına değil ama Yaradan’a olan teslimiyetini, sizlere kendi ağzından birkez daha anlatabilmek içindir.

Az soru yöneltim, yanıtlarını kısa vermesini istedim. Kendisini iyi hissetmesine rağmen enerjisini ve vaktini almak istemedim.

Ona gelen yorumlarda merak edilenleri sormak istedim.


Peteğin Keyif Dükkanı:

Bloguma hoş geldin Beno; seninle instagramda paylaştığın ilk fotoğrafına dönmek istiyorum. Tabii çok gerilerde kaldı ama ben hala hatırlıyorum. Bu denli sevilerek takip edileceğini bekliyor muydun? Bence bir fenomensin artık. Kullandığın tabaktan, taktığın çantaya kadar sorular geliyor sana. Ne düşünüyorsun bu konuda? Profilini açarken senin için neler önemliydi?

Benonunblogu:

Evet, neredeyse 2.5 sene oluyor instagramımı bu şekilde kullanalı. Aslında instagramın ilk yaygınlaşmaya başladığı zamanlarda kişisel olarak kullandığım bir hesabım vardı, beni takip eden sadece birkaç tanıdığımdı okadar, çünkü; evlenip annemden, kardeşlerimden, sevdiğim birkaç arkadaşımdan ayrılıp başka bir şehre taşınmıştım ve yaşantıma görsel olarak onlar da şahit olsunlar istiyordum, ben de onları merak ediyordum, ama paylaşımlarımla zaten sanki birlikte gibi hissetmeye başlamıştık zamanla. Ne mi paylaşıyordum? Yine evimden, kahvelerimden, sofralarımdan, giyimimden, gezilerimden kesitler, yani paylaşım namına pek fark yoktu, tek fark ozaman tanıdığım birkaç kişi izliyordu beni, şimdi ise tanımadığım onbinlerce kişi. 

İnstagramımı yani hayatımı insanlara açma serüvenim kardeşim Selo'nun ısrarlarıyla oldu diyebilirim. Aslında paylaşmayı çok severim ama yaşantımı hiç tanımadığım insanlarla paylaşma fikri ilk etapta tuhaf gelmişti, sonrasında paylaştıkça çoğaldım, yeni yeni arkadaşlar tanıdım ve ben de birsürü şey öğrendim, ama fenomen lafı bana çok büyük ve iddialı geliyor. Ben kendini o kelime ile ifade etmeye çekiniyorum. Aslında ne bileyim? Hatta bir blogum olmasına rağmen kendime blogger bile diyemiyorum. Ben yaşantısını onbinlerce izleyicisi olan ''sıradan'' bir Benokızım aslında.


Peteğin Keyif Dükkanı:

Hastalığını bizlerle paylaşırken, yaşadıklarını anlatırken çok samimiydin, metanetliydin. İlk günler bu paylaşımları yapmak zor geliyor muydu sana, yoksa moral desteği mi sağladı? Yollanan toplu enerjileri, duaları hissediyor muydun ogünlerde?

Benonunblogu:

Evet hastalığımı çok ani bir şekilde öğrenmeme rağmen içsel olarak metanetle karşılayabildim çok şükür! Elbette ki ilk etapta şok olduk, düşünsenize öksürük şikayeti ile doktora gidiyorsunuz, bir iki antibiyotik ilaçla eve dönerim derken kanser olduğunuzu öğreniyorsunuz, e bir de ailemin, sevdiklerimin yaşadıkları endişelere, üzüntülere de şahit oldum, kolay değildi o ilk günler ama genel olarak evhamlı biri olmadığım için çok zor da değildi benim için. İlk andan itibaren bir kez bile ''Neden ben?'' demedim, dünya hayatımda ciddi bir imtihanın içerisine girdiğimi düşündüm ve ne hissediyorsam yazdım, paylaştım, yani içimden geldiği için paylaştım, zor gelse o satırları yazmak da zor gelirdi. Satırlarıma gözyaşlarım eklendi ama onlar da çaresizlikten, isyandan değildi, içimi yıkadı hep, gözyaşlarım beni rahatlattı, temizledi. Bir de gözyaşlarım teşekkür oldu bir yerde aslında, duaları, toplu enerjileri hissetmez olur muyum hiç? En derinimde hem de taa içimde, tüylerim diken diken olarak.
O duaları okudukça gözyaşlarım indi, işte onların her damlası teşekkürdü, şükürdü, buradan senin vasıtanla yine o güzel kalplere teşekkür ediyorum, ve tabii ki hep yanımda olduğunu hissettiğim sana da gönülden teşekkürler.



Peteğin Keyif Dükkanı: 

Maneviyatının kuvvetli olması dayanma gücü verdi biliyorum ve halen de öyle! Bunun dışında psikolojik destek aldın mı? Seni örnek alıp, moral bulan çok insan oldu. Bu zahmetli hastalıkta öncelikli tavsiyelerin nelerdir? Tıbbi veya manevi önerilerini paylaşır mısın?

Benonunblogu: 

Çok şükür ki gücümü önce Allah'tan aldım, o yüzdendir belki sağlam duruşum, Ona olan saygımdan, sevgimden ve sualsiz teslimiyetimden. Benim için başka seçenek yoktu zaten bu sınavda, yani şıklarda boşvermek, isyan etmek, depresyona girmek yoktu, olamazdı da. Ona büyük haksızlık ve ayıp etmiş olurdum, tek bir seçenek vardı ben onu işaretledim ve imtihanımı yaşamaya başladım. Tedavime geniş bir ekip tarafından başlanmıştı, yani tek bir doktorum yoktu, ekibin içinde bir psikolog da vardı. Hastaneye yattığım ilk günlerde bir gün odama ziyaretime geldi, tanıştık, sohbet ettik, bana bazı testler uyguladı ve gitti. Bir hafta sonra yeniden geldiğinde testlerin sonuçlarının hasta birisinin test sonuçları gibi olmadığını söylemişti psikologum, zaten ben de öyle hissetmiyordum, sonra havadan sudan, kitaplardan, ülkelerden vs. konuştuk, bir iki seans daha okadar! Bir daha da gelmedi! 

Sonuç olarak, hastanede yatarken psikolojik destek almadım, ama gerektiğini hissetseydim mutlaka alırdım. Tavsiyelerime gelince, tıbbi tavsiyem elbette ki doktorlarınızın lafından dışarı çıkmamanız olacaktır. Ben bana dışarıdan çok fazla önerilmesine rağmen doktorumun söylemediği, izin vermediği ek hiçbir şey kullanmadım. O yöntemlere başvurmaya yeltenmedim bile. Bukadar ciddi ağır ilaçlar alırken, etkileşimlerini bilmeden doktorlarımı bilgilendirmeden ek birşeyler içmek ya da yapmak doğru gelmiyordu. Manevi olarak ise yazılarımda da sürekli yazdığım gibi ben hep Allah'a sığındım, en zor ve acil anlarımda ondan yardım diledim, kalbimi Onunla ferahlattım, başucumda Onun kitabı vardı, dilimde duaları. Başta demiştim ya psikolojik yardım almadım diye evet belki bir doktordan yardım almadım ama bana iyi gelen psikolojik terapi zaten Allah ile olan bağım ve iletişimimdir. Bunu tavsiye edebilirim ancak.

Peteğin Keyif Dükkanı:

Yorumlardan görüyorum ki son sağlık durumun çok merak ediliyor. Nasılsın? İyi misin?

Benonunblogu:

Kanser hastalığı hadi ilaçlarımı kullandım, iyileştim, bitti diyebileceğin bir hastalık değil, bu bir süreç, aydan aya testleri olan, sürekli kontrolde tutulduğun ve tedavini aldıktan hemen sonra bile tekrar etme, vücudunun başka yerlerine sıçrama riski olan bir hastalık üstelik. Ben kendimi iyi hissediyorum ama vücudum yorgun, kemiklerim hassas. Hala kemoterapilerden vücuduma miras kalan yan etkilerim var ama inanıyorum onlar da geçecek inşallah ve önümde beni bekleyen testlerim var, herşeyin hayırlısı, benim gönlüm hep ferah her şarta hazırlıklı teslim olduğumdan ötürü...

Peteğin Keyif Dükkanı:

Kitap yazma projenin yolda olduğunu biliyorum, onun hazırlıklarını yapıyorsun. O heyecanı anlatmayı kendi sayfana bırakıp detaya girmek istemiyorum. Ancak; neler yazacaksın kitabında kısaca bahseder misin? Ne zaman okuyabileceğiz? Şimdiden eline, kalemine sağlık. Başarılı olacağına kesinlikle inanıyorum.

Benonunblogu:

Öncelikle çok teşekkür ederim. Benokızın kitap hayali aslında uzun yıllar öncesine dayanıyor, ama misafirimi ağırlamaya başladıktan sonra bu ağırlamayı da bir kitaba kaydetmeliyim diye düşündüm, bu yönde çok da talep aldım, evet, belki tedavi sürecimi instagramımda paylaştım ama onlar ne olursa olsun biraz kısıtlıydı, kitapta daha özgür ve geniş bir alanım olacak ve daha çok kalbe ulaşabileceğim inşallah.

Şunu da belirtmeliyim kitabım sadece hastalık üzerinden ilerlemiyor, benokızın yaşamından kesitler, hayata dair tespitler, gözlemler var. Hayatta hepimizin imtihanları var, sadece geliş ve yaşayış formlarımız farklı, amacım çok fazla kalbe dokunabilmek, inşallah başarabilirim. Halim ve vaktim oldukça yazıyorum, anlatıyorum. Pek yakında o çok sevdiğim kitapçı raflarında bir benokızın kitabını görmeyi, evlere, kalplere misafir olmayı ben de o kadar istiyorum ki!

                         

Peteğin Keyif Dükkanı:

Ve son olarak; herkes seni görmek istiyor. Benokız artık görünür olacak mı?

Benonunblogu:

Ben kalben görünmek istiyorum, kalben tanınmak istiyorum. Sıradan bir Benokızım, ünlü biri de değilim, öyle olmak gibi bir çabam da olmadı hiç, yüzümle iş yapan biri de değilim. Evet, belki evimi açtım binlerce insana, her gün sofralarıma, kahvelerime ortak oluyorlar, kalbimden geçen kaleme aldıklarımı okuyorlar, yüzüm görünmüş görünmemiş çok da önemi yok diye düşünüyorum. Herkes nasıl bir Benokız hayal ediyorsa öyle olayım zihinlerde. Bir insan yüzüyle değil, kalbiyle tanınır diye düşünüyorum, yüzler yanıltır belki ama kalpler yanıltmaz. Ben yüzünü görmediğim onbinlerce insta-arkadaşımdan öyle güzel enerjiler aldım ve almaya devam ediyorum ki sanal bir dünya belki ama bu mecra güzel ve seviyeli kullanıldığında hem keyif veriyor hem de güzel kalpler tanımamıza vesile oluyor, bana sanal ama bir okadar da gerçek olan instagram aleminin kazandırdığı güzel kalplerdensin, seni instagrama dahil olduğum günlerden bu yana sevgi, ilgi ve takdirle takip ediyorum, bazen bir arkadaş, bazen de bir öğretmensin benim için. İnstagramda izlediğim, sıcaklığını telefonun ucundan hep hissettiğimsin, iyi ki seni tanımışım Petek ablacığım, girişte yazdığın beni çok duygulandıran o satırların ve sonra sorduğun, cevaplamaktan keyif aldığım soruların için çok teşekkür ederim, kahvemi yudumlayarak yaptığım çok keyifli bir sohbetti. Umarım okuyan arkadaşlarım da bize keyifle ortak olmuştur... #Sevgilerbenodan


Peteğin Keyif Dükkanı:

Bu yazılı sohbeti kabul ettiğin, kendini bize anlattığın, duygularını paylaştığın için gönüllü bir lösev üyesi olarak teşekkür ederim sana Beno.

Bir öğretmen olarak da şunu söyleyebilirim. ''SEN YAŞAMAK DENİLEN SINAVDA ÇOK İYİ BİR ÖĞRENCİSİN VE BÜTÜN SINAVLARINI BAŞARIYLA GEÇECEKSİN, İLAHİ GÜCÜN İZNİYLE, AİLENİN DESTEĞİ VE SEVDALİNKALARININ DUALARI İLE YOLUN AÇIK OLSUN''

Sana, tüm şifa bekleyenlere, herkese sağlık ve yaşam enerjisi diliyorum.

Benim için söylediklerin senin takdirindir. Bu takdiri kazandıysam ne mutlu bana! 

Seni instagram alemine davet ederek seninle tanışmamıza vesile olan sevgili Selo'ya da selamlar buradan...

Keyif Dolu Günleriniz Olsun


Petek Uluğ